Kış Uykusu

Kış Uykusu / Winter Sleep (2014)

fafatuka 10 Temmuz 2014 — 00:30 tarihinde yazdı.

Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu ile Cannes'da Altın Palmiye kazanmasına ne kadar sevindiysem filmi izledikten sonra o kadar hayal kırıklığına uğradım. Türk sineması olarak adımızı uluslar arası düzeyde çok duyurduğumuz söylenemez, aldığımız bir iki ödül dillendirilip durulur hep “başarı” denince. Bu yüzden Kış Uykusu'nun  başarısı önemli ama yıllar sonra  Türk sinemasına Altın Palmiye kazandıran  bir film için beklenti epey yükseliyor, beklenti karşılanmayınca da hayal kırıklığı yaşanıyor doğal olarak.

Elbette Cannes jürisinden daha iyi bilecek bir halim yok. Yine de çekincelerimi yazmak istiyorum. Yazının bundan sonraki bölümü “spoiler” içeriyor, filmi izlemeyenleri uyarmış olalım.

Nuri Bilge Ceylan'ın diğer filmlerinde olduğu gibi birbirlerine ve kendilerine uzak bildik kişiler var Kış Uykusu'nda da. Daha öncekilerden en önemli farkları bir hayli geveze olmaları. Başta Aydın olmak üzere Necla da Nihal de olmadıkları ama olmak istedikleri gibi görünen kişiler.



Aydın yıllarca tiyatro oyunculuğu yaptıktan sonra babasından kalan bir oteli işletmekte, yerel bir gazetede de köşe yazıları yazmaktadır. Aydın'ın geçmişinden kendince gurur duyduğunu anlıyoruz, fakat ailesi ve çevresi tarafından ondan bekleneni yerine getirememiş olmasının (daha ünlü biri olmak ve oyunculukta kalıcı bir yer edinmek) hayal kırıklığını kendi de yaşıyor diye düşünüyorum. Hatta Aydın'ın herhangi bir emeklilik yaşı olmayan oyunculuğu bırakıp bir çeşit inziva hayatı sürüyor olması aslında kendine dair beklentilerinin bir hayli düşük olduğunun işareti de sayılabilir. Belki de içten içe Aydın da biliyor önemli bir kariyer yapamayıp ondan bekleneni yerine getirebilecek kapasitede olmadığını. Bunun farkında veya değil, inziva hayatında kendine biçtiği rol ise dışardan gayet kendinden emin, ne yaptığını bilen bir entellektüel. Yerel bir gazetede yazmasının "kendi küçük krallığı" gibi lanse etmeye çalışsa da bir türlü başlayamadığı kitap projesi Türk Tiyatrosunun Tarihi ise bir zamanlar içinde olduğu entellektüel- sanat ortamına bir nevi uzatmalarda atabileceği bir gol gibi. Aydın içindekilerle dışarıya gösterdiklerini o kadar tutarlı sanıyor ki bir yandan kiracılarıyla olan bütün parasal meseleleri kahyasına ve avukatlarına devrettiğini, maddi işlerden hiç anlamadığını söylerken diğer yandan karısının bağış toplama kampanyasında olası bütün parasal ve hukuki sorunları bir bir sıralayıp bu işle bizzat ilgilenmek için işe koyulduğunda ortaya çıkan tutarsızlıktan bîhaber. Gerçi kalkıştığı o işi de başlamadan bitirerek kendi içinde istikrarını da gözler önüne sermiş oluyor (her ne kadar bu meselede karısına yetersizliğinin başka bir çeşidini yaşatmak/hissettimek istemesi gibi başka amaçları olsa da). Aydın'ın kendinden yardım isteyen bir kızın mektubunu karısı ve arkadaşına okurken de kendine dizilen medhiyeleri es geçmemesi de hissettirdiği yetersizliği dışarıdan alacağı onaylarla kapatmaya çalışmasının bir göstergesi elbette.


Aydın'ın kızkardeşi Necla, kocasndan boşandıktan sonra kardeşiyle kalan ve görünürde hayatında elle tutulur hiç somut bir şey olmayan bir kadın. Yalnız filmin ilerleyen dakikalarında görüyoruz ki yalnızca varlığı bile Aydın için başlı başına somut bir sorun. Zira filmde kardeşler arasındaki o uzun diyalogda (hatta münakaşada diyebiliriz) Aydın ve Necla'nın birbirlerini nasıl gördükleri açıkça ortaya konuluyor. Necla'nın Aydın için yukarıda değinmeye çalıştığım şeylere benzer hatta daha açık ifadeleri bir yarayı fena gocunduruyor ki Aydın da kardeşi hakkında "gerçekleri" açıklamaktan geri durmuyor. Burada Aydın'ın anlattıkları ve Necla'nın bize gösterildiği halleriyle çevresini hep eleştiren, aldığı veya uyguladığı kararların sorumluluğunu başkalarına yüklemeye meyilli, kendi düşüncelerini önemseyen ama bunları gerçekleştirmede nasılsa kılını kıpırdatmayan bir tip olduğunu görüyoruz. Yalnız bu aşamada Necla'nın "Kötülüğe karşı koymamak ne demek?" sorusunu gündeme getirmek dışında filmde herhangi hayati bir rolü yokmuş gibi geldi bana. Herhalde Aydın hakkındaki ailesinin ve çevresinin beklentilerini dile getirmek ve hatırlatmak, Aydın'ın da bunlar altında ezildiğini göstermek için. "Kötülüğe karşı koymamak ne demek?" sorusu da ilginç olabilecekken Çehov'un "İyi İnsanlar" adlı öyküsünde Aydın'la Necla arasında geçen diyalogun neredeyse aynısının yer aldığını şu yazıyla öğrenmem işin tüm ilginçliğini yok etti.


Nihal, Aydın'ın genç ve güzel eşi. Ne iş yapar, nasıl tanıştılar, nasıl evlendiler bilmiyoruz. Şu var ki birkaç yıldır karı koca gibi değil de aynı otelde kalan oda komşuları gibiler. Nihal'in hiçbir şey olmayan hayatında tek uğraşı yardım faaliyetleri. Bu yönüne baktığımızda aslında dışa dönük sosyal bir kişiliği olduğu görülüyor. Ama bu kızcağızı Aydın nasıl bir hale getirdiyse (filmin bir yerinde buna cevap veriyor gibi Nihal) dibine kadar mutsuz olduğu bir yaşamdan çıkıp kurtulamıyor bir türlü.Yardım kampanyaları hayatına anlam katma çabası olarak açıkça belli ediyor kendini. Yalnız şu var ki burada da insan bencilliğinin/egosunun ne menem bir şey olduğunun ipuçlarını görüyoruz Nihal örneğinde. Hapisten yeni çıkmış, aylardır kirasını ödememiş Aydın'ın kiracısı İsmail'e, kocasından habersiz ve hatta kocasının yardım için bağışladığı bir tomar parayı verdikten sonra İsmail'in gözünü kırpmadan paraları ateşe attığındaki tepkisi (bence aşırı olmakla beraber) Nihal'in de içten içe  minnet duyulmak, ne kadar iyi biri olduğuyla ilgili takdir edilmek istediğini ortaya koyuyor (bu sahnede Nihal paralar ateşe atılınca aşırı tepki vermesi ve ağlaması yerine sadece arabasında evine geri dönerken ağlaması gösterilseydi daha iyi olurdu gibi geldi bana, içimde kalmasın diye yazayım dedim). Kocasını hiçbir şekilde içinde olduğu yardım işlerine karıştırmamak istememesi de her ne kadar Aydın'la şahsi meseleri yüzünden de olsa bir nedeni de manevi tatmini sadece kendi yaşamak istemesi gibi geldi bana. Yani asıl mesele yardım etmekse insanlara, şunun ya da bunun yardımıyla ya da aracığıyla olması önemli olmamalı değil mi?

Filmdeki karakterlerin iyi işlendiği ve onları tanımak adına izleyene gerekli ipuçlarının fazlasıyla verildiğini söyleyebiliriz. İşte baştaki hayal kırıklığımın müsebbibi de bu fazla ipuçları. Yani film bize her şeyi "anlatıyor", uzun cümleler kurarak anlatıyor. Fazlasıyla bilgi veriyor. Bu yüzden de epey kitabî ve didaktik kaçıyor. Aydın ve Necla arasında öyle diyaloglar var ki kitaplar dışında böyle cümleler kuruluyor mu hakikaten diye sormadan edemiyor insan. Böyle sorunca da karakterlerin inandırıcılıklarına gölge düşüyor biraz.


Bir diğer gördüğüm şey de yönetmenin diğer filmlerinde alıştığımız uzun planlar, belki de tam da bu yüzden, alıştığımız için ya da filmin zaten uzun olan süresini daha da uzatmamak için Kış Uykusu'nda kısa kesilmiş. Ama bu da  yarıda kalmışlık hissi  uyandırıyor ne yazık ki. Bir sahnenin verdiği duygu tamamına ermeden, yani izleyici olarak biz duyguyu içimize tam sindiremeden başka bir yere geçiliyor filmde.



Filmde imam Hamdi (Serhat Mustafa Kılıç), öğretmen Levent (Nadir Sarıbacak) ve Aydın'ın arkadaşı Suavi (Tamer Levent) dışında oyuncuların fazladan bir performans sergiledikleri kanaatinde değilim. Haluk Bilginer zaten oyunculuğu tartşılmayacak bir aktör, Aydın karakterini rahatlıkla giymiş üzerine. Kendisinin zaten gerçek yaşamda da tiyatrocu olması inandırıcılığını arttırmış. Melisa Sözen sade bir oyunculuk sergiliyor. Demet Akbağ için  söylenebilecek fazla bir şey yok. Bir başkasının da rahatlıkla oynayabileceği bir rolü oynamış. Yalnız ne kadar çok sevsek de İsmail rolündeki Nejat İşler'in inandırıcılığı, temiz diksiyonu ve o koşullardaki bir adama bir gömlek fazla gelebilecek konuşmalarıyla sekteye uğruyor diyebiliriz. Bir de devamlılık hatalarının bolluğu şaşırttı beni açıkçası. Nuri Bilge Ceylan'ı kurguda da yer alan titiz bir yönetmendir diye biliyorduk oysaki.

Yazıya ek: Görünen o ki yönetmenimizin Çehov'dan nemalanmasının sonu yok. Çehov'un "Karım" adlı öyküsünden filme aldıkları da buyrun bu yazıda.