Persona (1966)

Persona

Persona (1966)

Sivrisinema Puanı

1
1 İnceleme

Üye Puanı

0
16 Yorum

Film Künyesi

  • Tür: Drama
  • Yönetmen: Ingmar Bergman
  • Oyuncular: Bibi Andersson, Liv Ullmann, Margaretha Krook, Gunnar Björnstrand, Jörgen Lindström… Devamı

Sivrisinema İncelemeleri (1)

fafatuka fafatuka Editör 25.03.2011
1

Persona (1966)

Sinema tarihinin usta yönetmenlerinden Ingmar Bergman tarafından 1966’da çekilen Persona, çoğu eleştirmenlerce sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri (kimilerince de en iyisi) olarak kabul ediliyor. Kaldı ki yönetmenin çoğu filmi zaten sinema sanatının başyapıtları içinde. Böyle olunca, bir sinem… Devamı

Üye Yorumları

cyano_de_bergerac2m cyano_de_bergerac2m Üye 15.10.2011
0

Merhabalar tekrar, Bugün ulaştığım birkaç (yukarıdakiler bağlamında "önemli") bilgiyi eklemek istedim... "Anne ve çocuk ilişkisi", "sakatla-n-malar zinciri", Bergman üzerinden: (???) http://www.independent.co.uk/arts-entertainment/films/features/ingmar-bergman-dangerous-liaisons-1770621.html "...As Harriet Andersson acknowledged, his leading performers grew exasperated at his tendency to describe them as "my actresses", as if they were his chattels. From the very beginning of Bergman's career in the 1940s to its very end 60 years later, the women in his films have testified to the intense and claustrophobic relationship he cultivated with them. "He wanted to be extraordinarily close to his actors – too close for comfort. I didn't want to be one of his puppets," the actress and film-maker Mai Zetterling (who worked with him in the 1940s) recalled. His namesake, Hollywood legend Ingrid Bergman (who appeared in Autumn Sonata in 1978 just a few years before her death from cancer) was so discomfited by Bergman's intense approach on set that she once slapped him. If you're looking for the cod psychological explanation of why he clung so fiercely to his actresses, the most obvious reason is his intense but troubled relationship with his mother. "Mother is beautiful, really the most beautiful of all imaginable people, more beautiful than the Virgin Mary and Lillian Gish," Bergman wrote of his mother in his autobiographical novel, Sunday's Children. It was telling that he compared her both to a religious figure and to one of the most radiant of silent-movie actresses. Late in his career, he made a haunting short documentary, Karin's Face (1986), which told the story of his mother's life through a selection of still images taken from family albums. In the early photographs, she is a strikingly beautiful woman but in the later portraits, she begins to age and disappear from view. As Bergman puts it, "she disappears into group photographs." Bergman's devotion to his mother wasn't always returned. She was dismayed by his puppy-like worship of her and tried to keep him at an arm's length. In his marriages, Kabi Laretei, his former wife, suggests, he was looking for a woman who reminded him of her and who would provide him with the stability he craved..." http://books.google.com.tr/books?id=JbR_2spW0b4C=PA98#v=onepage=false "...Is it Bergman the child/artist, reaching out to his own mother (so distant, as he had told us)..." Sanırım Bergman'ın otobiyografik Magic Lantern / Büyülü Fener'ini bir okumam gerekiyor... :) Saygılar & sevgiler, Cyano.

baris_kocer baris_kocer Üye 28.07.2011
0

Alma aslında Elizabetin sevgiye muhtaç çocuğu, filmin başındaki çocukla Alma'nın ne kadar benzer olduğuna bakın. Filmin ilerleyen sahnelerinde Alma sevgiye olan ihtiyacını Elizabethe açıyor ama istediği karşılığı alamayınca hırçınlaşıyor. Böyle egzantirik bir filme böyle egzantirik bir bakış açısından da bakılabilir bence...

İskender Sak İskender Sak Yazar 01.07.2011
0

"anlamadığımı mı zannediyorsun? var olmak denilen o umutsuz düşü.Olur gibi görünmek değil, var olmak.Her an bilinçli, tetikte, aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlıkla kendi içindeki varlık arasındaki o yarım ağ, baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık.Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta yok edilmek.Her kelime yalan, her jest sahne, her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi... İntihar etmek? Hayır.Fazlasıyla iğrenç. insan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir, hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip içine dönebilir.O zaman rol yapmaya gerek kalmaz. Birkaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere inanır insan. O gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer.Sığınağın yeterince sağlamdı.Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun.Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor.Kimse sen gerçek misin, yoksa yalan mısın demiyor.Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir.Belki orada bile değil.Seni anlıyorum elisabeth, susmanı anlıyorum, hareket etmemeni anlıyorum.İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın.Hayranlık duyuyorum.Bitene kadar oynamalısın.Ancak o zaman bırakabilirsin.Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın."

fafatuka fafatuka Yönetici 11.06.2011
0

Tamam, teşekkür ederim, Allen'dan bu temayı izlemek ilginç olacak :)

cyano_de_bergerac2m cyano_de_bergerac2m Üye 09.06.2011
0

Gene dolaylı bir ilişki olarak; birkaç gün önce Woody Allen'in "Deconstructing Harry" adlı filmini izledim ve filmin ana hikâyesinin "Smultronstället"e gönderme yaptığını düşünüyorum. Bu filmi de bulabilirseniz izleyin; aynı kişilik bozukluğu örüntüsünü yakalayabilirsiniz. Tabi ki Woody Allen'in filmi çok çok daha eğlenceli ve hareketli - o ayrı... :)

fafatuka fafatuka Yönetici 09.06.2011
0

Doğru diyorsunuz, Isak'ın oğlunun çocuk istememe gerekçesini hatırladım siz böyle yazınca. Annesini ziyaret ettiği sahnede ise kadının dominantlığı aklımda kalmış sadece. Bir kere de bu gözle izlemeye çalışacağım :) Selamlar, sevgiler...

cyano_de_bergerac2m cyano_de_bergerac2m Üye 08.06.2011
0

Merhabalar, Smultronstället'teki Isak'ı annesi ve oğluyla birlikte incelerseniz ebeveyn kişilik bozuluğu kaynaklı bir başka "sakatla-n-malar zinciri"ni keşfedebilirsiniz belki de... :) Selamlar sevgiler, Cyano.

fafatuka fafatuka Yönetici 07.06.2011
0

Merhaba, hoşgeldiniz :) Güz Sonatı'yla ilgili okurlarımıza kolaylık olsun diye ilgili filmin bağlantısını vermek istiyorum önce: http://www.sivrisinema.com/dram/guz-sonati-autumn-sonata-1978/ Gerçi Güz Sonatı yazısında yorum olarak ekledim ama burada da yazayım, hem Persona hem Güz Sonatı Bergman'ın şaheserlerinden gerçekten de. Yaban Çilekleri'ni de izledim aslında ama yazamadım o filmi bir türlü. Gerçi oradaki Isak'a, Elizabeth veya Charlotte'nin durumu gibi yaklaşmamıştım açıkçası. Belki de filmi bu gözle bir daha izlemem gerekiyor.

cyano_de_bergerac2m cyano_de_bergerac2m Üye 06.06.2011
0

Bu akşam Bergman'ın "Güz Sonatı"nı (Höstsonaten) izledim. Halen etkisindeyim - çok çok ÇOK güçlü / inanılmaz bir başka Bergman filmi... Narsisistik (veya diğer B kümesi - tutarsız / dengesiz) kişilik bozukluğuna sahip, gerçek sevgiyi yaşantılamaktan (ve göstermekten) aciz, istismarcı (tutarsızlık, ilgisizlik, aşırı / bunaltıcı ilgi ve benzerlerinin hepsi istismardır!) birincil bakım veren(ler)in - anne veya onun yerine geçen kişi(ler) - bir çocuğu (varoluşunu) nasıl sakatladığını (ve bir sakatlama zincirini nasıl başlattığını) çok güzel anlatıyor. Höstsonaten (daha yukarıdaki yorumların çerçevesinde) "Persona"nın üzerine çok iyi bir seyir olur diye düşünüyorum. Artı - belki de - "Yaban Çilekleri" (Smultronstället); bunlar ortak bir derde / konuya / anlatıma sahip işler. Selamlar sevgiler, Cyano.

fafatuka fafatuka Yönetici 31.03.2011
0

Merhaba, Bir şeyler yazabilmek için filmi bir kez daha izlememin iyi olacağını düşünüyordum, bu yüzden yorum yazmakta geciktim biraz. Nihayet dün tekrar izledim filmi, dediğiniz gibi Persona başka türlü bir film, üzerinde konuşulacak-yorumlanacak çok şey var ve tekrar izlediğimde anlamadığım/yorumlayamadığım yığınla şey çıktı yine. Hatta öncesinden daha çok kafam karıştı diyebilirim :) Ama şunu gördüm ki Bergman bize ipuçlarını daha filmin başında vermeye başlamış zaten. Mesela, çocuğun okşadığı bir fotoğraf var filmin başında, ilk izlediğimde filmi nasıl izlediysem artık, görmemişim, aslında çok belirginmiş o fotoğrafta iki yüzün varlığı: Elizabeth ve Alma'nın yüzü. Sonra, yine başlarda Elizabeth'e kocasından gelen mektubun içinden oğlunun fotoğrafı çıkıyor ve Elizabeth fotoğrafı yırtıyor (tabii buna ilk başta anlam veremiyoruz belki ama filmin sonunda ortaya çıkıyor sebebi). Doktorun Elizabeth'e söyledikleri de (sizin de dediğiniz gibi) filmdeki en önemli ipuçlarından biri: "... başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlığın arasındaki o yarılma..." gibi bir şey geçiyor sözlerinde. Aynı şekilde filmin sonlarına doğru Alma da Elizabeth'e "sen sağlıklı birini oynuyorsun ama aslında ne olduğunu biliyorum, dışardan mükemmel görünüyorsun ama içteki çürümüşlüğünü görebiliyorum" mealli bir şeyler söylüyor. Sanırım bunlar da narsisistik kişilik bozukluğu tanısı için önemli bir veri. Alma'nın arabada mektubu okuduğu sahnede aynen dediğiniz gibi, sonrasında gölün kenarında görüyoruz Alma'yı ve gölün yüzeyindeki yansımasını. Annesiyle ilgili de özellikle bir şeyler bekledim, filmin başında Alma kendini tanıtırken annesinin de hasta bakıcı olduğunu söyledi; ama pek yeterli gelmedi bana bu. Bergman işin bu yönü üzerinde fazla durmak istememiş belki de. Elizabeth ve Alma arasındaki sürecin tedavi süreci olma olasılığına katılıyorum ben de. Hakan Kızıltan'ın makalesinde, bu tip hastaları tedavi edecek doktorlara da bazı öneriler veriliyordu ve beni şaşırtmıştı bu durum açıkçası, zira makalede hastanın doktorunu da kendi "hayran"larından biri haline dönüştürebileceği (ya da buna benzer bir şey) tehlikesine karşı dikkatli olmak gerektiği yazıyordu, Alma'nın da Elizabeth'le geçirdiği süreç sizin yukarıda kronolojik olarak yazdığınız süreç. Filmin bir yerinde hatta, Alma Elizabeth'e "sen beni kullandın" gibi bir şey diyor. İngilizcemin yettiği kadar bağlantısını verdiğiniz yazıyı da okuyup anlamaya çalışacağım. Çok teşekkür ederim tekrar, yorumlarınız hem yazıma hem de bana çok şey kattı :) Selam ve sevgiler benden de :)

cyano_de_bergerac cyano_de_bergerac Üye 30.03.2011
0

Tekrar merhaba, Buradaki fikir / görüş alışverişi güzel oldu, biraz daha araştırmaya teşvik etti... (İngilizce bilenler için) Aşağıda Lock Haven Üniversitesi felsefe kürsüsü Daniel Shaw'ın bir analizi var: http://www.kinoeye.org/02/15/shaw15.php Filmin iki kadın / iki farklı insan olduğu varsayımıyla, psikanalitik açıdan yorumlamış. Konulara %100 hakim olmamak - ve yoruma %100 katılmamakla - birlikte, kendi içinde tutarlı olduğu hissiyatındayım. Beni zenginleştirdi... Bütün bunlar filmin ne kadar çok yönlü ve çok katmanlı olduğunu (ki daha işin sinematografik / fotoğrafik vs. kısımlarına hiç değinmedik!) bir kez daha gösteriyor. Seneler sonra halen etkiliyor, eskimiyor, üzerinde halen ne kadar çok konuşulabiliyor ve ne kadar çok yorum ve okuma yapılabiliyor... Persona muhteşem! Saygılar sevgiler, Cyano.

cyano_de_bergerac cyano_de_bergerac Üye 27.03.2011
0

Merhaba, Çok kuvvetli bir işaret değil belki ama: Sanırım Alma filmde annesiyle ilgili birşeyler söylüyordu Elizabeth'e. (Ya kendisini tanıttığı sahnede, ya da daha sonra kahvaltı-kahve sahnelerinden birinde...) Alma annesinden, annesinin mesleğinden (ve kendisinin bu mesleği seçmesinden) bahsederken diğer - yüksek duygu yoğunluklu / gösterimli - konuşmalarının aksine pek bir duygu belirtisi göstermiyor (İngilizce "blunted affect" olarak tanımlanıyor, Türkçesini bilmiyorum...), bir poker oyuncusu gibi ifadesizleşiyordu. İzlerken yaşamının bu dönemi / ilişkisiyle ilgili - açıklamak / üzerinde düşünmek istemediği - bir problemi olabileceğini hissetim. Bu arada, Alma'yla Elizabeth'i aynı kişinin zihnindeki farklı benlik yapıları olarak düşünürsek Alma'nın annesiyle ilişkisi = Elizabeth'in annesiyle ilişkisi oluyor zaten... Not: Elizabeth'ın geçmişiyle ilgili çok kısıtlı bilgilerimizin olması ve bunların sadece Alma aracılığıyla gelmesi Elizabeth'in yapay / sonradan oluşturulmuş bir yapı olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Filmde Alma'nın Elizabeth'in doktora yazdığı mektubu okuması ve "hayalkırıklığı" yaşaması (Hakan Kızıltan'ın yazısında hayalkırıklığı ve değersizleştirme ile ilgili birşeyler vardı...), ve - en önemlisi - sonra durgun su başında aksine bakması da çok anlamlı bu bağlamda. Orada - tam o durgun su sahnesinde - yönetmenin Narcissus'un hikayesine gönderme yaptığını düşünüyorum... Filmde kronolojik sırayla izlediğimiz Alma'nın Elizabeth'e hayranlığı, onunla özdeşleşmek istemesi, sevgi / onay ihtiyacı, birleşme fantazileri, aralarında sonradan oluşan gerilim, paranoya, ayrılık yası, hesaplaşma, kan emme, tokatlama, ayrılma vb. ilişkiler bir psikanaliz ilişkisinde analist-analizand arasında yaşananları (özellikle yansıtma, aktarım ve karşı aktarım) da simgeliyor olabilir, bu şekilde de anlaşılabilir... Böyle bakıldığında, son sahnelerde, Alma'nın tam evden ayrılmadan önce aynaya baktığında Elizabeth'i onun saçlarının okşarken hayal etmesi, oraya geri dönmesi analizin tam anlamıyla başarılı olmamış olduğunu anlatıyor olabilir. Elizabeth simgesel olarak yok oluyor. ("HİÇ"liğini kabul ediyor?) Ama hayaleti halen oralarda bir yerde. Bu tip kişilik bozukluklarının (özellikle spektrumun narsisist ve antisosyal tarafı) tedavilerinin başarı oranı (veya tam - %100 tedavi edilebilirlikleri) düşükmüş. (H. Kızıltan makalesinde Prognoz başlığında bahsediliyor...) Sizin yazdıklarınıza karşılık olarak: Evet, Elizabeth'in - bir tür - çözülmesine sebep olan olay - tam sizin yazdığınız gibi - çocuğuyla başarısız ilişkisi olabilir. Anne - çocuk ilişkisi son derece yoğun ve özel bir ilişki. Daha önce narsisist kişilik bozukluğu olan insanların yoğun duygusal yakınlık (intimacy) içeren ilişkilerde başarısız olduklarını söylemiştim; normal olarak bu tip ilişkileri tutarlı ve uzun süreli olamaz. Eğer karşısındaki partner (bir çocuk gibi veya kendi psikolojik durumundan dolayı) "bağımlı" bir kişilikse, o zaman ilişki daha uzun sürebilir ve bir şekilde (sakat da olsa) yürüyebilir. Bu durumda narsisistlik kişilik - rol yapmanın getirdiği sahtelik duygusunun yoruculuğundan kaynaklı olarak - duygusal anlamda partnerinden uzaklaşır, kendini camdan fanusunun içine saklar. Elizabeth'in susması ve rol yapmayı kesmesi bu tip bir ilişkinin narsisist partnerinin kendini erişime kapatması / uzaklaşmasını simgeliyor bence. Filmdeki kan emme ve tokatlama sahnesi Jung'un gölge ve personanın birleştiği ve sağlıklı bir kendiliğe ulaşılan bireyselleşmeyi (individuation) simgelediği de söylenebilir belki de. Her nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin (psikanaliz veya iç hesaplaşma), sonuçta ulaşılan nokta başlangıç noktasından daha olumlu / sağlıklı. Tam sağlıklı değil belki, ama daha iyi... Saygılar sevgiler, Cyano.

fafatuka fafatuka Yönetici 26.03.2011
0

Tekrar hoşgeldiniz :) Bağlantı verdiğiniz yazıyı okudum (benim için fazla tıbbî bir yazıydı açıkçası ama elimden geldiğince anlamaya çalıştım :) ) Yorumunuzdan ve okuduğum yazıdan hareketle şöyle bir çıkarımda bulunacağım, bakalım ne kadar yaklaşıyorum? Elizabeth, kendini personasına göre oluşturmuş biri, gerçek kimliğiyle değil olmak istediği kişi kimliğiyle yaşıyor. Yazıda bu tip insanların kendilerini iyi/mutlu/başarılı hissetmek için dış referanslara ihtiyaç duyduğu yazıyordu, bu durumda Elizabeth için insanların onun hakkında ne düşündükleri çok önemli, bu düşüncelerin olumlu olması ondan da daha önemli. Hiçbir şekilde kusurlu biri olmamalı Elizabeth. Bu durumda hayatı (kendine göre) mükemmelken, anneliğinin eksik olduğunun söylenmesini bir kusurunun ortaya çıkarılması olarak algıladı ve hamile kaldı, kendi istediği için değil ama, mükemmelliyetine halel gelmesin diye. Çocuğun Elizabeth'in aslında karşılayamayacağı istek ve ihtiyaçlarla ortaya çıkması, anne olup kendince tamama erdiğini düşünürken onu tekrar kusurlu hale getirdi. Çevresindeki herkesin hayranlığını üzerine çekmiş olan Elizabeth, kendini iyi hissetmesi için hep alıcı konumunda olması gereken Elizabeth, en önemli özelliği vericilik, fedakarlık, empati, kendi ihtiyaç ve arzularını gerektiğinde arka plana atan annelik mevzusunda çuvalladı tabii. Bu da benlik algısının bozulmasına sebep oldu, mükemmellik duygusunu hasara uğrattı. Yazıda bir yerde, bu tip insanlar, yaşamlarında her şey istedikleri gibi gittiği, başarılı ve gözde oldukları müddetçe rahatsızlıklarına dair uzunca bir süre problem yaşamazlar gibi bir şey diyor. Yani bu insanlar gıpta edilecek bir hayat da sürebilirer işler ters gitmediği sürece. Elizabeth'in işlerine çomak sokan, her şeyi başlatan da çocuk doğurması oldu bu durumda. Filmin sonundaki kan emme sahnesini, ikisinin birleşiminin farklı bir yönde gösterimi gibi algılamıştım, hani kan kardeşi olmak için de kan emilir ya, Elizabeth de Alma'nın kanını emerek alt benliğiyle kardeş oluyor, iyileşme sürecine giriyor diye düşündüm, ama sizin bu yazdıklarınızdan sonra filmi bir de bu gözle izlemeyi deneyeceğim. Yalnız merak ettiğim bir şey de var, yazıda bu tip insanların özellikle anneleriyle ilişkilerinde, annelerinde sorunlar olduğu üzerinde duruluyor. Hatirlamaya çalışıyorum ama, Elizabeth'in çocukluğuna, annesiyle ilişkisine dair bir gönderme hatırlayamıyorum. Dediğim gibi, filmi bir kez daha izleyip, anlattığınız bu yönlere dikkat edeceğim. Saygılar, sevgiler :)

cyano_de_bergerac cyano_de_bergerac Üye 26.03.2011
0

Merhabalar (tekrar), Yanılma ibaresi biraz iddialı (ve ağır) kaçabilir; ben öyle nitelemek istemedim / istemem. Bu, sonuçta bir yorum meselesi... Yukarıda vardığım sonucun sebeplerine gelince: - Doktorun Elizabeth'e yazlığına gitmesini önerdiği sahnenin devamında söyledikleri oldukça önemli. Şöyle ki, orada "...varolmanın umutsuz düşü...var GİBİ olmak değil, var olmak..." şeklinde kuvvetli bir ipucu var; narsisistik kişilik bozukluğundaki persona (sahte kendilik) ile aşırı özdeşleşme (= ancak sahte bir kendilikle aracılığıyla var olma / olabilme) durumu, özbenliğin vasıtasıyla, spontan ve özle bire bir örtüşen arzuların doyurulmasını sağlayan "gerçek" bir varoluş olmadığı için, bu sorundan muzdarip kişiye yaşantıladığı her şeyin sahte ve boş olduğu duygusunu uyandırır. Narsistik kişilik bozukluğu ne nevrotik ne de psikotik (yani gerçeklikle bağın kaybedildiği) bir problem olmadığı için (Kernberg narsistik kişilik bozukluğunu sınır kişilik örgütlenmesi kapsamında ele alınır; yani bu sorun - iki ana psikolojik problem kategorisi olan - nevroz ve psikozun alanına tam olarak girmez, ara bölgededir. Ne biri ne de ötekidir, hem biri hem de ötekidir...), kişi bilinçlidir; yaşantıladıklarının ve duygulanımlarının - asıl olan - özbenlik değil de - ancak - sahte, kurgulanmış, ince ince planlanmış / yapılandırılmış, "-MIŞ GİBİ", persona ile aşırı özdeşleşmiş / birleşmiş başka bir benlik aracılığıyla tecrübe edilmesi, doğal olarak bunların gerçek olarak algılanmasını zedeler, sahtelik duygusunu hakim kılar, yaşananların değerini - olumlu olsalar bile - düşürür. Sahtelik / yalan ve boşluk duygusu Alma'nın (sözde Elizabeth'in kocası olan) adamla yataktaki sahnesinde Alma'nın söylediklerinde ifade bulur... Hemen önceki sahnede (tam metni hatırlamıyorum ama şöyle birşeydi:) "...birbirimizi birer çocuk gibi görmek..." ifadesi de narsisistik kişiliğin kendisini görme şeklini aktadır. Narsisistik kişilikler kendilerini bir türlü büyüyemeyen, olgunlaşamamış, "kalıbının insanı" olamamış şekilde algılarlar... - Elizabeth'in ve Alma'nın karşılaştırmasını yaptığımızda; Elizabet'in "lakayıt" (bu, Alma'nın tespiti), "duyarsız" ve "sığ" olduğunu görürüz. Bunun sebebi, Elizabeth'in aslında sadece gelişmemiş / kompleksli / kusurlu ve eksik hisseden özbenliğin saklanmasına ve/veya bunun en büyük ihtiyacı olan sevgi, daha doğrusu - aslında çocuklukta birincil bakım veren (primary caregiver) ile yaşantılanan sakat ilişkinin bir sonucu olarak - sevgi yerine geçmiş olan hayranlığın elde edilmesine yarayan bir suni bir yapı olmasıdır. Elizabeth'in tek varlık amacı hayranlık elde etmektir, yapay olduğu için içi boştur. Elizabeth'in tepkilerinin ne kadar sığ/basit olduğu ve/veya (göreceli) tepkisizliği bütün film boyunca devam eder. (En büyük işaret, Elizabeth'in en temel kadınlık özelliği olan "annelik"ten / "anaçlık"tan yoksun olmasıdır...) Alma ise tam tersine, korkunç bir sevgi / anlaşılma / kabul görme açlığında olan yetersiz gelişmiş / özgüvensiz özbenliği simgelemektedir; özgüvensizlik ve kendini hor / yetersiz görme öyle yüksek bir ölçüdedir ki, ihtiyacı olan sevgiyi (sevgi yerine geçen hayranlığı) ancak önüne Elizabeth'i (= sahte benlik) koyarak / oluşturarak elde etme ve yetersizlik duygusundan Elizabeth'i kullanarak kurtulmak yolunu seçmiştir. Elizabeth'e hayrandır, ona tapar çünkü ihtiyacı olan sevgi / hayranlık / anlaşılma ve onaylanmayı ancak onun aracılığıyla alabilmektedir. - Elizabeth'in Alma'yı anlamaması, anlayamaması, anlamaya çalışmaması, ona karşı lakayıt kalması korkunç bir empati eksikliğine işaret eder. Empati yapma yeteneği, narsisistik kişiliğin en büyük eksiğidir... - Alma'nın Elizabeth'le yüzleştiği (her ikisinin açısından de birer kere, toplam iki kere tekrarlanan monolog...) sahnede de birçok ipucu var. Elizabeth'in en temel (annenin çocuğuna duyduğu, duyması beklenen) sevgiyi bile duyamadığı aktarılır. Narsisistik kişiliğin "gerçek" sevgi duyma / yaşantılama kapasitesi - maalesef - yoktur... Sevgi ihtiyacındaki çocuğundan kaçar, kendini işine verir. Narsisistik kişi gerçek manada bir duygusal yakınlık (intimacy) kurma kapasitesine haiz değildir, sevgi duyduğu zannedilebilir, ancak bu sadece oynadığı bir roldür. Rol yapmak çok yorucudur, dolayısıyla bir müddet sonra bu rolün oynandığı kişiden (hem yorgunluk hem de rol oynamanın getirdiği sahtelik duygusundan dolayı) kaçış ihtiyacı doğurur. Çoğu narsisist kişilik bozukluğu olan insan işkoliktir ve sürekli birlikte oldukları arkadaş / partnerlerinden uzaklaşmak için işlerini kullanırlar. Bir şekilde uzaklaşırlar ve kendilerini (Vamık D. Volkan'ın deyimiyle) camdan bir fanusun içerisinde saklarlar, onlara bir türlü erişemezsiniz. Aynı sahnede Alma Elizabeth'e kanını sunar, bu da - bence - son derece manalıdır; narsisistik kişilik (ve/veya aynı spektrumda / devamlılıkta yer alan sınır kişilik, antisosyal/psikopat kişilik...) bunların yakınları için birer duygusal vampirdir (emotional vampires), bu kişilikler karşısındakinin duygularını birer vampir gibi emerler ve onların içlerini boşaltırlar. Daha da çok yazılabilir, film gerçekten de çok özel; her sahnesi ve monoloğu çok anlamlı ve okumaya açık... Narsisistik kişilik bozukluğuyla ilgili güzel ve kompakt bir Türkçe kaynak için: http://www.icgoru.com/content/view/157/2/ okunabilir... Saygılar sevgiler (tekrar), Cyano.

fafatuka fafatuka Yönetici 25.03.2011
0

Teşekkür ederim Cyano de Bergerac değerli yorumunuz ve katkınız için. Elizabeth'deki problemin psikiyatri bilimi açısından tam olarak ne olduğu konusunda yanılmış olabilirim elbette, bu konuda çok bir bilgim yok gerçekten. Sizin yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla Elizabeth, insanın dış dünyaya gösterdiği, toplumsal beklentilere göre şekillenmiş ve mükemmelleştirilmiş yanını temsil ediyor. Alma ise, dıştan gelen biçimlendirmelere rağmen ilkel-saf halini korumuş (ya da ondan çıkamamış) yanı temsil ediyor. Bu durumda Alma'nın Elizabeth'e sırrı açıkladığı sahnede, Elizabeth içindeki ilkel-saf haliyle karşılaşmış oluyor, kendini tamamen mükemmelleştirmeye çalışırken yaşadığı aksaklığın asıl sebebini öğrenmiş oluyor, yani içindeki ilkel-saf halin varlığını görüyor. Yaşadığı sorunun sebebine de dıştaki mükemmel varlıkla değil içindeki kusurlu yanıyla varabiliyor, çünkü gerçekte ne hissettiğini/düşündüğünü içindeki o kimseye göstermediği/göstermek istemediği ilkel yanı biliyor. Bilmiyorum doğru anlamış mıyım? Referans verdiğiniz kaynaklar için de ayrıca teşekkür ederim :) Saygılar, sevgiler benden de :)

cyano_de_bergerac cyano_de_bergerac Üye 25.03.2011
0

Oldukça güzel ve büyük çoğunluğuna aynen katıldığım bir yazı olmuş, tebrik ediyorum! Benim algılayışım çoğunlukla sizinkine paralel, bununla birlikte filmdeki her sahne ve çekilme tarzı üzerine - bıraktığı genel / ana hissiyat ve sevkettiği genel / ana düşünce çok değişmese bile - tonlarca okuma yapılabilir; Persona gerçekten de oldukça çok derin, çok katmanlı ve çok yüzlü bir sanat eseri. Benim naçizane küçük eklememem olacak: Filmin ana konusu olan zihinsel durum kişilik bölünmesi / şizofreni / çoklu kişilik bozukluğu ... değil, konu bence - tam anlamıyla - narsisistik kişilik bozukluğu. Elizabet, Persona ile aşırı özdeşleşmiş / birleşmiş, katı ve sığ bir sahte kendiliği (false self) simgeliyor. "Alma" (ki Alma - çok manalı bir şekilde - İspanyolca "Ruh" anlamına gelir...) ise, her ne pahasına olursa olsun edinilen Personalar (maskeler) ve sahte kendiliklerle saklanan / korunan, eksik / gelişimini tamamlayamamış gerçek kendiliği (true self) / özbenliği simgeliyor. Elizabet ve Alma (sizin de yakalamış olduğunuz gibi) aynı kişinin zihnindeki farklı benlik yapıları... Film sizleri etkilediyse Heinz Kohut ve Otto Kernberg'in benlik psikolojisi ile ilgili kitap / makalelerini okumanızı tavsiye ederim. (Kohut: "Kendiliğin Çözümlenmesi", "Kendiliğin Yeniden Yapılanması"... Kernberg: "Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm"...) Biraz daha hafif / popüler bir seçenek isteyenler için (veya ek olarak) Kaknüs'ten yeni çıkan "Asrın Vebası: Narsisizm İlleti"ni de tavsiye edebilirim. Saygılar sevgiler, Cyano.