Aptallar!

01 Mayıs 2013

Bir süre önce sistem/ler ve sinema bağlantısına yönelik olarak sistem eleştirilerine dair bir giriş yapmış kendi bakış açımızla bir şeyler karalamıştık. Şimdi yine 3 Aptal filminin çağrışımlarından yola çıkarak küçükbaşlıklar halinde eleştirilerimizi doğrudan eğitim sistemlerine odaklamaya çalışalım [.. boksör Micheal Jackson ve Şarkıcı Muhammed Ali ..] Çokça zikredilen, dilden dile kulaktan kulağa yayılmış bir efsane vardır. Özellikle “azimle dökülen ter mermeri bile deler” kabilinde anlatılan bir hikâyecik. Şöyle ki; gelmiş geçmiş en büyük bilim insanlarından sayılan Albert Einstein’ın zamanında [kaba tabiriyle] kafası basmadığı için(kaba dediğime bakmayın profesyonel eğitimci dediğimiz birçok insanın öğrencileri için sıkça kullandıkları bir ifadedir) okuldan atıldığı hatta bilmem kaç yaşına kadar konuşmayı sökemediği gibi bir takım söylentiler vardır. Umudu kesmiş, el attığı işi becerememiş insanları teşvik etmek amacıyla sıkça başvurulan bir hikâyeciktir. Aslı astarı var mı bilemiyorum zira kaynağı sosyal medya olan bilgilerin doğruluğu gerçekten ciddi bir şekilde sorgulanması gerekir lakin doğru olup olmamasından ziyade, bahsini ele aldığımız konu için bize vereceği mesajlar açısından değerlendirilmesi çok yararlı olacaktır. Einstein örneğinde görüldüğü gibi yanlış teşhis ve yaklaşım sonucu belki de büyük bir bilim insanı yitip gidecekti. Tıpkı yanlış bindiğiniz trende doğru tarafa gitmenizin bir faydası olmayacağı gibi sistemin taşları da doğru yerleştiri ne kadar doğru yaklaştığını düşünürsen düşün yanlış sonuca ulaşman kaçınılmazdır. Bunu hayatın tümüne genelleyebiliriz ki ne güzel demiştir Yunus Emre; “Cümleler doğrudur sen doğru isen/Doğruluk bulunmaz sen eğri isen. “ Filmimizde de bu gerçek çok güzel ifade edilmişti; Babası Muhammed Ali’nin şarkıcı olması için onu zorlasaydı ya da Michael Jackson’ın babası Michael’I boksör olması için zorlasaydı sonuç ne olurdu? Yine Einstein’ın adını zikretmişken ona ait bir sözle cümlelerimi saygı duruşuna davet ediyorum:” Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir.” [.. fotoğrafçılağa aşık olup mühendislikle evlenmek ..] Gerçekten filmimiz eğitim açısından gerek karakterleri gerekse ele aldığı metinsel sahneleri ile onlarca mesaj barındırıyor bünyesinde. Bunu en başta çok güçlü ve vurgulu bir biçimde 3 Aptal diye isimlendirdiği karakterleri ile ortaya koyuyor. Farhan isimli karakterimiz filmde yeteneği ve ilgisi başka bir alana olmasına rağmen aile baskısından dolayı mühendislik okuyan ve bu yüzden derslerinde başarısız olan bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Farhan’ın asıl tutkusu fotoğrafçılıktır. Aklı, ideali, hayalleri hep fotoğrafçılık üzerine olduğu için derslerine odaklanamıyor ve bu da sonuç olarak başarısızlığı çıkarıyor karşısına. Ve filmimizin bu karakter üzerinden verdiği mesaj çok açık; Tutkunu meslek haline getir, belki çok paran olmaz, belki çok lüks arabalara binemezsin fakat mutlu olursun. [.. mühendislik benim hem karım, hem metresim, peki ben neden başarısız oluyorum? ..] Raju isimli karakterimiz, tam bu tartışmaların merkezinde bu soruyla çıkıyor karşımıza. Mühendisliğin kendisi için büyük bir tutku olduğu halde neden başarısız olduğunu sorguluyor. Aslında burada iki farklı şekilde cevap bulabilir bu soru. Birincisi her zaman ilgiler ve yetenekler paralellik göstermeyebiliyor. Yani siz yanlış yönlendirmeler sonucu ilginizi yeteneğinizin olmadığı bir alana odaklayabilirsiniz. Bu da sonucunda başarısızlığı ve hayal kırıklığını doğurur. Oysa eğitimde asıl hedeflenen ilgilerin ve yeteneklerin paralelleştirilmesidir. İnancım odur ki birey doğru yönlendirildiği takdirde zaten yeteneği olduğu alana ilgi duyacaktır. Burada asıl mesele var olan yeteneği keşfedebilmek ve açığa çıkarabilmektir. Bir diğer cevap ise filmimizde verilmektedir. Korku! Evet başarının önünde ki en büyük engeldir korku. Zaten amaç başarılı olmak olduğu zaman ister istemez bir korku da yaratmış oluyoruz içimizde. Ya başaramazsak? Korkusu. Oysa filmimizde de vurgulandığı gibi, “sen mükemmelin peşinden koş, yani işini en iyi şekilde yapmaya çalış başarı senin peşinden gelecektir”. Raju isimli sempatik karakterimiz korkularından kurtulabilmek için dua etmekte ve her korkusu için parmaklarına yüzük takmaktadır. Mesela fakir olan ailesini geçindirebilme endişesi ile bir iş sahibi olma zorunluluğu onun için büyük bir korku yaratmaktadır. Yine kız kardeşini başlık parası için evlendiremiyor olması ve evde kalmış bir kız kardeşinin olduğu düşüncesi aynı şekilde. (Burada ufak bir parantez açıp Hindu geleneklerinde başlık parası ya da hediyesini erkek tarafının değil kız tarafının verdiğini görmekteyiz. Gerçekten hoş bir gelenekmiş. İzlediğimiz özellikle ulusal filmlerde o kültüre ait bilgileri de görsel olarak öğreniyor olmamız sinemanın bize sunduğu güzelliklerden olsa gerek) İşte Raju karakterimizde eğitimde bireylerin yarattığı korkuların onların yeteneklerini tam manasıyla ortaya koyamadıkları için başarısızlığa sürüklendiklerini çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Raju ne zaman ki korkularından kurtulup, yüzükleri fırlatıyor o zaman başarıya doğru adım atabiliyor. [..ve Rancho' Shamaldas Chanchad ..] Ve filmimizin ana karakteri Rancho. Her anlamda kusursuz her şeyiyle dört dörtlük.. ideal olanı temsil ediyor. Hatta gerçek hayata indirgediğimizde ütopik bir örnek bile denebilir. Her ne kadar filmimizde ki bu karakter gibi hayatın içinden de böyle aykırı tipler çıkıyor olsa da hiçbiri filmlerde gösterilmeye çalışılan karakterler kadar kusursuz olamaz. Zira gerçekliğin bataklığı ideal olma çabasını hep içine çekmiş ve ne olmak istediğimize değil aile, toplum, gündelik yaşam, geçim derdi gibi sosyal baskılar yüzünden olmak istediklerine doğru sürüklenmişizdir. Peki Rançho’nun derdi neydi? Rancho kurulan eğitim sisteminin yanlışlığını bizzat kendi doğru çizgisiyle ortaya koymaya çalışıyordu. O bireylerin eğitim sistemi içerisinde yarıştırılarak başarının bir başkasının başarısızlığına güdümlü olmaması gerektiğini ortaya koymaya çalışıyordu. Yine eğitim sistemlerini şekillendiren ezberci anlayışa karşı durarak bilginin amaç değil pratik hayatta bizlerin yaşamını güzelleştirmesi ve iyileştirmesi için bir araç olduğunu söylemeye çalışıyordu. Gayemiz iyinin ve güzel olanın peşinden koşmak olursa, bu uğurda çaba gösterildiği zaman başarının da buna paralel olarak peşinden geleceğini savunuyordu. Bunun oluşabilmesi içinde bireylerin yetenekleri keşfedilerek o alanlarda yetkin, yaratıcı ürünler ortaya çıkararak insan yaşamında ki estetiği, sanatı, teknolojiyi yani kısaca hayatı bir adım öteye götürebilmekle temel insanlık gayesini ortaya koyuyordu. Öyle ki bu eleştirisini de bir şeyleri yakıp yıkarak yahut kuru söz ile değil, bizzat kendi yaşamını kendi anlayışı çerçevesinde şekillendirerek yapıyordu. Filmin sonunda Rancho’nun kurmuş olduğu Bilim Köyü bunun izahı açısından ne kadar güzel bir örnek! İşte şahsımca ve zannımca o bilim köyü bizzat eğitim dediğimiz soyut alanın somut alanda vücut bulmuş halini resmediyordu. [.. mühendisler, zihnimize uygulanan sosyal baskıyı ölçecek bir alet yapabilir mi? ..] Filmimizin duygusal yönünü çok iyi dramatize etmiş bir karakterimize daha vurgu yapmadan geçmek istemedim. Okuduğu üniversitenin katı kuralları ile ailesini memnun edebilme mengenesinde sıkışıp kalmış ve bu baskı içerisinde farklı ve yaratıcı şeyler ortaya koymaya çalışan bir karakter. Nitekim zihnine uygulanan bu baskıyı daha fazla kaldıramayıp I’M QUİT yani pes ediyorum diyerek boğazına bir iple fiziksel baskı uygulayarak hayatına son veriyor. Ve filmimizde de çok veciz bir şekilde ifade edildiği gibi; ölüm sebebi boynuna uygulanan fiziksel baskı olduğu sanılıyor ama bu bir intihar değil cinayettir zira onu asıl ölüme götüren zihnine uygulanan toplumsal baskıdır. [ SonSöz.. ] Ne yazık ki günümüz eğitim sistemleri ki özellikle ülkemizde tam da filmimizin eleştirdiği noktalar ayan beyan hem de pişkin bir edayla sırıtmaktadır. Bir eğitimci olarak her sene belli başlı derslerin gölgesinde hırsına büründürülerek yarıştırılan gencecik bireylerin nasıl sisteme kanalize edildiklerine şahit olmak vicdanlı bir eğitimcinin cehennem azabı olsa gerek. Ve farklı alanlarda yetenekleri olmasına rağmen sistemin onlara dayattığı alanlarda başarı gösteremedikleri için nasıl Aptallaştırıldıkları içinde bulunduğumuz dünyanın en büyük günahlarından birisidir zannımca. İnsanla İnsanı yaratanın arasında organik bir bağ olduğu söylenir. Acaba bir çocuğun babasını örnek alıp babası gibi davranmaya çalışmasıyla paralel olarak farkında olmadan biz insanlarda Tanrı gibi davranmaya mı çalışıyoruz? Bireyleri yetiştirme ve oluşturma sürecinde ideolojilerimizin çıkar tezgâhlarında onları biçip bizim ürünlerimiz diyerek övünmek mi istiyoruz. Tanrı gibi yönetmek, tanrı gibi hükmetmek tanrı gibi hüküm sürmek peşinde miyiz? Lakin Tanrıya özenen insanlığın trajikomik hikâyesinde Tanrı gibi olmayı bile beceremeyiz. Zira Tanrı insana seçme hakkını verirken bizler onların bu hakkını ellerinden alarak nasıl O’na özenebiliriz? Ne büyük bir yanılgıdır oysa tanrısal egoaya kendini hapsedip, tanrıya hizmet ettiğini düşünüp şeytanın kibrine bürünmek. İşte bunu bile beceremeyiz. Sanırım çoğumuz Aptalız.. Ya da dahi.. Ya da aptal dâhileriz. Kim bilir. En iyisi netlerimize bakalım, sistem bize söyler. Dahileri kenarda dursun sistemin Aptallarına yürekten selam olsun!! Çok daha fazla söz gerekir sistemlerin çarpık işleyişini dile getirmek için lakin bizim mürekkebimiz, bizim kalemimiz şimdilik bu kadarını dile getirebildi. Bir yerde sonsözü söylemek gerekti.

Üye Yorumları

eda-kirtorun eda-kirtorun Üye 08.04.2013

bu filmi öğretmenimin tavsiyesi üzerine izledim tek kelimeyle muhteşem tavsiye ederim